| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

yerlidizi özetleri, eskidizi bölümleri

eski dizi arşivi blog,eski dizi bölümleri online izle,arşivimiz yerlidizi bölümüdür,yerli dizi yeni bölüm özeti

Yazılar

Yüreğimi koyuyorum senin göklerine

Yüreğimi koyuyorum senin göklerine...
Bu dünya gurbetinde yalnızken,ruhumda alevler tutuşmuşken başka çarem,başka yörem yok yok...


Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü

Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü

Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün

Bir dönüm noktasında aklıma “Rahman “düştü.

(Nurullah Genç)



“Er-Rahman”

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla...



Rabbim,

Bu dünya gurbetinde yalnızken, ruhumda alevler tutuşmuşken başka çarem yok. Başka yörem yok yok, başka yönüm yok.Yaradanımsın, sana geliyorum. Sana sığınıyorum bir ikindi vaktinde. Çöllerdeyim. Ruhumda damar damar çatlaklarım var rahmetine muhtaç. Çöllerde seni sayıklayan bir mecnunum, Leylasını arayan. Tüm çölleri , tüm dağları, tüm yokuşları aşmak diler gönül dağım. Bir viraneyim dil hanesinde.

Senden merhamet diliyorum.

Kendimi görüyorum aynada. Bin mezarlık var kalbimin kadranında. Dar-ı dünya kederli, ben kederliyim. Yüreğim karanlık, sensiz seneleri ağırlıyor. Kötülükler firari yeni saatini kuruyor yeni sabahlara. Ben uyanıyorum. Yüreğimi açıyorum, ellerimi açıyorum arz-ı semaya...

Rahman ve rahim olan Rabbim,

Bu dünya gurbetinde yalnızım, sana sığınıyorum...

Beni de kat sevdiklerine.

Cennetine, rahmetine, merhametine...


Rabbim,

Yağmur yağmıyor artık. Gönül kıyılarımız kurak kerbela misali. Göller kuruyor, çöller uyanık. Hayat uğulduyor son soluk. Çok incittik dünyanın haritasını. Bu yaşadığımız cümle mahlukatın bedduasıdır. Emanetti bütün kainat. Bütün karanfiller barıştı. Cennetten bir parçaydı bütün çocuklar, anneler. Hamisiz sanarak insanlığı, gaddar ve yüreği kör eller yağmaladı dünya bağını. Dehşet ve hüzün yumağı kıtalar, denizler, yorgun nehirler senden himmet diler... Yanıyoruz rabbim. Rahmeyle cümle mahlukata. Senin sonsuz merhametin kucaklasın bizi. Rahmetinin sınırı yok. Şefkatinin denizi büyük. Bizi de kat denizine. İçimde devinen çağlayanlarla açıyorum ellerimi. Yüreğimi koyuyorum senin göklerine...



Rahman ve rahim olan Rabbim,

Bu dünya gurbetinde yalnızım, sana sığınıyorum...

Beni de kat sevdiklerine.

Cennetine, rahmetine, merhametine...



Rabbim,

Dünya kokularını üzerimden silmek ve bir yatsı zamanı gelmek kapına. Sonsuz bir secdeye kapanmak. Ellerimi bağlasam, huzurunda secdeye dursam ve donsam sonsuza kadar. Rüzgarlarına karışmak yaprak misali... Bu sevdanın düşündeyim. Göğsümde düğümlenen sırlarımı çözsem. Dile gelse günahlarım huzurunda. Hüznüm son bulsa. Göğsüme iliştirdiğim ismin dışında hafızam unutsa bildiğim her şeyi. Duymasam, görmesem, ilişmesem yaşadığım hiçbir şeyi/e. Merhametin ilaç kanayan yüreğime. Sen Rahman’sın. Beni koruyan, gözetensin. Beni yalnız ve ıssız bırakmayansın. Hep yanımdasın. Bana benden daha yakınsın. Sonsuz merhametine sığınıyorum...



Rahman ve rahim olan Rabbim,

Bu dünya gurbetinde yalnızım, sana sığınıyorum...

Beni de kat sevdiklerine.

Cennetine, rahmetine, merhametine...



Rabbim,

Sen Rahman’sın... Cümle mahlukatı kuşatansın. Şefkatten ,merhametten, rahmetten, iyilikten güzellikten yana ne varsa selsebil üstümüze yağdıransın. Ilık merhametin, ipekten şefkatin, gani gani rahmetin olmasa ben olmam. İnsanlık olmaz. Tufanım olur, tufanımız olur dar-ı dünya. Bir kadim gerçektir sana olan aşkım, aşkımız. Kaderim yanmaksa yıllarca yanarım. Erimek dilerim ateşinde pervane misali. Bu gönül sensiz neylesin nefes almayı. Yaşamayı. Ruhumun adresinde sen varsın. Doksan dokuz adın var. Hayatım kaderin dizginindedir. Sahibimsin, efendim, sultanımsın.Sahip olmadığın hiçbir şeyim yok...



Rahman ve rahim olan Rabbim,

Bu dünya gurbetinde yalnızım, sana sığınıyorum...

Beni de kat sevdiklerine.

Cennetine, rahmetine, merhametine...



Rabbim,

Efendim, Büyük Allahım...

Ulu yolculuğuma yok iken hazırlığım, gürültülü bir denizin içinde savruluyorum. Öylesine yalnız, öylesine kederliyim. Kuytularda kalmışım. Mevsimler bir bir geçiyor. Hep geçen baharları özlüyor yüreğim. Bahar akşamlarının erguvani rengi ruhumdaki sonsuzluğu derinleştiriyor. Hüzünden feracemi giyiniyor ve cumalardan bir Cuma bütün yaşadıklarımı topluyor, yola düşüyorum. Bu yol beni sana getirecek. Biliyorum. Sana inanıyor, güveniyorum. Diğer bütün yolları geçtim. Şimdi çöllerden geçiyorum. Rahmetine kavrulmuşum. Dualarım bir yıldız şehrayini senin göklerine yol alan. Onları kabul buyur Rabbim. Beni bağışla sonsuz şefkatinle, merhametinle...



Rahman ve rahim olan Rabbim,

Bu dünya gurbetinde yalnızım, sana sığınıyorum...

Beni de kat sevdiklerine.

Cennetine, rahmetine, merhametine

Arı ordusunun fiilî duâsı

Arı ordusunun fiilî duâsı


“Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanın sadece 4 yıl ömrü kalır. Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan, insan olmaz.” Bu sözü de insanlığın gelmiş geçmiş büyük dâhilerinden olarak bilinen Einstein söylemiş. Yâni şu küçücük arıların işlerini yapmaması demek, bir ülkenin insanlarının kısa sürede açlık, kıtlık gibi büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağı anlamına geliyor. Nükleer saldırıya ya da herhangi bir savaşa gerek yok. Arılar 4 yıl ortadan kaybolsa, yok oluş başlıyor. Süper güçlerine güvenen devletlerin kulakları çınlasın!


Bir ordudan bahsedeceğim size. Öyle bir ordu ki yeryüzünde milyarlarca efrâdı var bu ordunun. Tek başlarına güçsüz gözükseler de birlik olduklarında öyle büyük bir güç oluşturuyorlar ki. Hele bir tehdit karşısında ısrarlı, canlarını hiçe sayan hücumları yok mu? En teçhizatlı orduyu bile canından bezdirir bu ordunun askerleri.

Öyle bildiğiniz devletlerden birisinin ordusu değil bahsedeceğim ordu. Dünyanın süper gücü olduklarını iddia eden devletlerin bile söz geçiremediği varlıklardan bahsediyorum. Kur’ân-ı Kerim onların “ilham aldığını” söyler. Hani hadis-i şerifte İstanbul’u fethedecek olan Türk ordusu övülmektedir ya bunun gibi Kutsal Kitap Kur’ân tarafından övülmektedir bu kahraman ordunun mensupları.

“Rabbin bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir. Onların karınlarından çeşitli renklerde bal çıkar. Onda insanlar için şifa vardır. Şüphesiz bunda düşünen bir (toplum) için bir ibret vardır.” (Nahl-Arı Sûresi 68-69)

Herhalde artık anladınız hangi ordudan bahsettiğimi. Elbette meşhur arı ordusundan bahsediyorum. Hani bir anda Avrupa ve Amerika’daki bir milyon civarındaki kovanı terk eden, milyarlarca mensubu bulunan arı ordusundan bahsediyorum.

Dünyayı yönetme kaygısı içinde olan süper devletler küçücük sinek ordularına hâkim olamıyorlar, ne gülünç? Güya uzaya çıkıyorlar, Mars’ı fethediyorlar ya da Irak’a saldırıyorlar, İran’ı vurma planları yapıyorlar ama şu arı ordusuna söz geçiremiyorlar. Çünkü bu ordu emrini başka bir komutandan alıyor.

“Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin. Sonra meyvelerin hepsinden ye de Rabbinin sana kolaylaştırdığı (yaylım) yollarına gir.” İçgüdü olarak da adlandırılan bu içsel emirler doğrultusunda hareket eden arılar, bir anda kovanlarını terk edip bilinmeyen görevler için bilinmeyen yerlere gidiyorlar. Uydular, CIA, FBI ya da Avrupa’nın diğer istihbarat kuruluşları milyarlarca arının karıştığı bu geniş çaplı isyan hareketini çözmekten âciz.

“Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanın sadece 4 yıl ömrü kalır. Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan, insan olmaz.” Bu sözü de insanlığın gelmiş geçmiş büyük dâhilerinden olarak bilinen Einstein söylemiş. Yâni şu küçücük arıların işlerini yapmaması demek, bir ülkenin insanlarının kısa sürede açlık, kıtlık gibi büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağı anlamına geliyor. Nükleer saldırıya ya da herhangi bir savaşa gerek yok. Arılar 4 yıl ortadan kaybolsa, yok oluş başlıyor. Süper güçlerine güvenen devletlerin kulakları çınlasın!

Demek ki üstünlük; petrolü, altını ya da silahı ele geçirmekte değil. Tam dünyanın bütün petrollerini elinize geçirdiğinizi sandığınız sırada, ekolojik dengede olmazsa olmaz unsur olan arılarınızı kaçırırsanız, bu zenginliklerinizin size hiçbir faydası olmayacak demektir. Bu zenginlikleri ele geçirmek adına kırıp geçirdiğiniz dünya da cabası. Ya da tam dünyanın en üstün gücü olduğunuzu sandığınız sırada; insanlarınızı, hayvanlarınızı kırıp geçirecek küçücük bir virüs başınızın belası oluyor. Ne kötü!

Kâinatta gerçekten de büyük bir denge var. Mesele Kızılderilileri ya da Aborjinleri yok etmekle hallolmuyor. Bir bakmışsınız o yok ettiğiniz kavimlerden daha güçlü, daha hırslı kavimler göçmenlik yasalarınızdan da istifâde ederek ülkenizde her alanda at koşturuyorlar. Kızılderili’nin tüyüne, Şamanist dansına saygı göstermeyenler, Müslüman’ın başörtüsüne, Hinduların türbanına ya da Yahudilerin Kippa’sına ve bu insanların diğer ibâdetlerine saygı göstermek zorunda kalıyor.

Zayıf gördüklerinize ve onların zayıflıklarından istifade ederek haksız yere yok ettiklerinize bedel daha güçlüler karşınıza çıkıyor. Latin Amerika’nın isyankâr çocukları biraz da külleşen Kızılderililerin küllerinden doğmadılar mı? Belki de onlar Kızılderililerin bedduaları ve kısık sesli ahlarıdırlar. Yahudilerin Holokost’una bir bakın. Yok, edilmek istenen bir kavim, İsrail devletiyle yeniden daha güçlü bir şekilde doğuyor. Bedir’de imha edilmesi planlanan Müslümanlar, bir anda şimşek gibi dünyanın tüm kıtalarına yayılıyorlar. Sanırım bu örnekler de Ekolojik Dengeye bedel Homolojik Dengeyi işaret ediyor.

Bugün de güçlerine ve aldatıcı Süpermenliklerine güvenenler zayıf gördüklerini yok etme peşinde koşuyorlar. Kendilerinden olmayanlara hakarete, özgürlük perdesi altında göz yumuyorlar, izin veriyorlar. Kendilerine ise hiçbir leke kondurtmuyorlar. Dünya insanları hakkında tasarrufta bulunma yetkisini kendilerinde bulabiliyorlar. Yeni yeni projelerle insanlığı şekilden şekle sokuyorlar. İnsanlık, onların medeniyet denemelerinin kobayı olmuş adeta.

Ama gel gelelim iş arıya, sineğe, böceğe, çekirgeye, virüse geldiğinde o kadar âcizler ki! Bir anda bütün büyüklükleri, yücelikleri kaybolup gidiyor. Bir küçücük sineğe yenilen o güçlü Nemrut gibi, bir arının oyununa yeniliyorlar. Milyarlarca arı, ülkelerini hiç kimseye sormadan, izin almadan bir anda terk edebiliyor.

Yetkililer, arıların göçünü kimyasal içerikli bâzı böcek ilaçlarına bağlıyorlar. Belki de arılar böcek hemcinslerine yapılan bu kimyasal saldırıyı protesto etmek için terk ettiler kovanlarını kim bilir? “Böceklere karşı kimyasal silah kullanmaya hayır!” diye bağırdılar belki de sessizce. Bu bir duâydı belki de kendi lisanlarınca, Yaradanlarından istedikleri.

Bizce insanlar kadar canlılar da sevgisizliğin farkında. Onlar da dünyada sevginin hâkim olmasını istiyorlar. Bunun için de ellerinden geldiğince duâ ediyorlar. Sevgi olan yerde balık popülâsyonunun azalması, köpeklerin itlaf edilmesi ya da bazı hayvanların sorumsuzca avlanması mümkün olabilir mi? Demek ki hayvanlar ve bitkiler de sevgiye muhtaç durumdalar. Sevgi onların da yaşamına destek oluyor. Hangi sevgi dolu yürek, bir foku, kafasına sopalarla vura vura katledebilir ki? Hangi sevgi dolu insan bilinçli olarak ormanları yakarak, keserek yok edebilir ki?

O halde arıların ne istediği belli oldu. İnsanları mutlu eden, sevgi ve şefkat dolu bir şerbeti insanlara hediye eden arılar, elbette karşılığında yine sevgi bekliyorlar. Düşmanlığın, kendilerine yönelecek en ufak bir tehdidin farkında olan arılar, nasıl olur da sevginin farkında olmazlar? Kendilerini kovanları için, Kraliçeleri uğruna umarsızca feda eden bu cengâver yaratıklar sevgiden habersiz denilebilir mi? Onlar kanatçık ellerini açmışlar ve âdeta duâya durmuşlar dergâh-ı ilâhide. Ülkelerinde ve dünyada sevgini hâkim olması için duâ edip duruyorlar.

Belki de onların milyarlarcasının kovanlarını terk etmesi, fiilî bir duadır. “Allah’ım bize sevgi ver” demektedirler kendi lisanlarıyla.

Arıların lisanlarının bâzı hareketlerden ibâret olduğunu bilmeyen yok. Yâni onların lisanları fiili bir lisan. Arkadaşlarıyla bazı ritmik hareketlerle konuşuyorlar. Herhalde bu hicretle de o süper güçlere bir mesaj vermek istediler, hem de fiilî bir duada bulundular. Sevgi ve barış istediler tüm dünyadan. Bu arada Risale-i Nur’da geçen şu ibâreleri hatırlamadan edemeyeceğiz:

“Hiç mümkün müdür ki, en ednâ (küçük) bir hâceti, en ednâ (küçük) bir mahlûkundan görüp kemâl-i şefkatle (tam bir şefkatle) ummadığı yerden is’âf eden (yardıma koşan); ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlûkundan (yaratığından) işitip imdat eden; lisân-ı hal (davranış lisanı) ve kâl (konuşma) ile istenilen her şeye icâbet eden (cevap veren) nihayetsiz bir şefkat ve merhamet sahibi bir Rab, en büyük bir abdinden (kulundan), en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini (ihtiyacını) görüp bitirmesin, is’âf etmesin (yardıma koşmasın), en yüksek duâyı işitip kabul etmesin?” (Sözler, 10. söz)

Bu sevimli arıların duâsı kabul olacağa benziyor. O halde Risale-i Nur’un da belirttiği gibi bizim, dünyada sevginin yayılmasına dönük duâlarımız da bir gün kabul edilecektir. Savaşların, kinlerin ve kavgaların bitmesine yönelik o içten duâmız da bir gün muradına erecektir.

Şu arıların duası ise bize örnek olmalıdır. Milyarlarca arı bir anda “sevgi için” duaya durdular. Tüm sevgisizlikleri protesto için yuvalarını terk edip gittiler. Âdeta hicret ettiler mânevi işkencelerden kurtulmak için. Onlar bunu yaparken Rablerinin ilhamlarına, emirlerine tâbi olarak bunu yapmışlardı, âyette de geçtiği gibi. Demek ki biz de insanları üzmeden, kırmadan kendi sevgi dolu vazifelerimizi yerine getirdiğimizde, yazmaya, okumaya ve tefekkür etmeye devam ettiğimizde güzellikler için fiilî duamızı yapmış olacağız.

O halde o süper güçlere buradan seslenelim: “Asıl gücün sevgide olduğunu ne zaman anlayacaksınız? İnsanlığın yarısı yok olduğunda mı? Yoksa ölen bebek ve kadın sayısı biraz daha arttığında mı? Bence şu arılarınızı dinleyin. Çünkü onlar kendi başlarına hareket etmiyorlar. Sevgisizliğiniz yüzünden arılarınız memleketlerinizden çekip gittiği gibi, başka güzellikleriniz de sizi terk edebilir. O zaman bir yok oluşun içinde bulursunuz kendinizi.”

İş işten geçmeden ey dünyanın insanları! “Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz” sözünü bir kere daha hatırlayalım.
O zaman arılarımız da, yavrularımız da ve hatta paralarımız da bizi terk etmez.
Sizi terk eden arılarınız, o zaman meleklerin kanatlarına binerek geri gelirler.
Yürek çiçeklerinizden sevgi ve aşk toplarlar.
Sevgi özlü ballar yersiniz siz de;
Dünya çocuklarının gülücüklerinden damlayan!

Asıl gücün sevgide olduğunu ne zaman anlayacaksınız? İnsanlığın yarısı yok olduğunda mı?

Duâ, ibâdetin beynidir

Duâ, ibâdetin beynidir

Cenâb-ı Hakk duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var buyuruyor. Acaba duânın insana bu kadar ehemmiyet kazandırmasının sebebi nedir?

Bismillahirrahmanirrahim elhamdüllillâhi rabbil âlemin. Vessalâtü vesselâmü alâ seyidine Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmain. Duâ, sözlükte çağırış anlamındadır. Istılahta ise Mevlâ’nın rızâsını kazanmak için ulûhiyet kapısını çalıp ubûdiyeti kendilerine arz etmektir.

Cenâb-ı Hakk, İslâmi esas ve temelleri oluşturan namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibâdetleri emrettiği gibi, duâ ibâdetini de emretmiştir. Yani duâ müstakil bir ibâdet ve ehemmiyetli bir kulluğun ifadesidir. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Duânız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardır.”

Duâ Allah’ın emri olduğu gibi fıtrî bir ibâdettir. Yani her mükellef fıtraten Allah’a yalvarıp, musîbet ve belalara dûçar olduğunda Allah’a yönelmek için zorunlu olduğunu hissediyor. Cenâb-ı Hakk meâlen şöyle buyuruyor: “O müşrikler vapura binip deniz dalgalarına tutulduklarında samimi olarak Allah’a yalvarıyor. Onları karaya çıkarınca da yeniden Allah’a şirk koşmaya devam ediyorlar.” Bütün gök ve yer mahlûkları lisan-ı hâl ve kalleriyle Allah’ı tesbih ve tahmid edip ihtiyaçlarını karşılamak için dest-i ubûdiyetlerini yukarıya doğru kaldırıp Allah’a yalvarıyorlar. Duâ eden kişi, kâinatın her çeşidini yaratan, küçük büyük bütün ihtiyaçlarını karşılayan bir Zât-ı zül-Celâl’in varlığına inanıyor. Ve her şeyi görüp tanıdığı için beni de görüyor tanıyor ve sesimi işitiyor ve bütün isteklerimi biliyor diye inanıyor. İşte bu zihniyet ve bu düşünce büyük bir tevhîdin ve samimiyetin ifadesidir. Gerçekten böyle bir duâ büyük bir ibâdettir. Ve insanı yücelere yükselten bir hüviyete sahiptir. Evet duâ, namaz, oruç, hac ve zekat gibi yapılması gereken diğer ibâdetler gibi değerlidir. Hatta onların hulâsasıdır, özüdür ve beynidir.

Hz. Peygamber (asm) “Duâ, ibâdetin beynidir” buyurmuşlardır. Beyni olmayan bir canlının yaşaması mümkün olmadığı gibi, duâsı olmayan bir ibâdetin de yaşaması ve kabul olunması mümkün değildir. Bunun için namazda ve namazın akabinde, arafede, tavafta, sa’yda bol bol duâ ediyoruz. İşte duânın ehemmiyeti buradan kaynaklanıyor.

Etmiş olduğumuz her duâya cevap olduğunu Kur’ân haber verdiği halde, bazen duâlarımızla istediğimiz şeyler vücuda gelmiyor. Acaba bu cevabı nasıl anlamamız gerekiyor?

Her ibâdetin şartları olduğu gibi duânın da bir takım şartları vardır. O şartlara riâyet edilmezse duânın kabulü söz konusu değildir. Mesela namazın bir kaç şartı vardır onlardan birisi abdest almaktır. Abdest almadan namaz kılmak câiz olur mu? Elbette ki olamaz! Aynı şekilde duânın da birçok şartları vardır o şartlara riâyet edilmesi gerekir. Eğer riâyet edilmezse duâ makbul değildir.

Onlardan birisi haramdan sakınmaktır. Bir kimse haram yollarla kazanç sağlayıp haramla beslenirse, haram elbise giyinirse, meşru olmayan bir yeri mesken olarak edinirse, bu kişi istediği kadar duâ etsin, istediği kadar Arafat’ta, tavafta, Kadir gecesinde, Ramazan gecelerinde, kutsal yer ve zamanlarda Allah’a yalvarsın, hiç bir faydası olmayacaktır. Hazret-i Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: “Allah u Teâlâ temizdir, ancak temiz olanı kabul eder.” Allah u Teâlâ, peygambere verdiği emri, müminlere de vermiştir. Allah ü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey peygamberler! Helal şeyleri yiyiniz, iyi amel işleyiniz.” Yine buyuruyor ki: “Ey müminler! Size verdiğimiz rızkın helalinden yiyiniz ve güzel amel işleyiniz.” Peygamber (asm)’ın bu hadîs-i şerifte ifade ettiği gibi peygamberlere verilmiş olan emrin aynısı müminlere de verilmiştir. Bunun için mutlaka peygamberlerin yaptığı gibi bizim de yapmamız lazımdır. Hadîs devam ediyor: Bazı kimseler uzak yollardan, saçı sakalı birbirine karışmış toz toprak içerisinde Arafat’a, Kâbe’ye geliyor ve ellerini göğe doğru kaldırıp “Ya Rab! Ya Rab!” diyor. Hâlbuki yediği yemek haram, içtiği şey haram, giydiği elbise haram ve haram ile beslenmiştir. Onun duâsı nasıl kabul edilecektir? Elbette ki kabul edilmeyecektir.

Şunu da bilmemiz gerekir ki, duânın kabulü çeşit çeşittir. Bazen duâ eden kimsenin istediği şeyi değil, Allah u Teâlâ başka bir şey veriyor. Daha âlâsını veriyor ama. Mesela Hazret-i Meryem’in annesi Beytül Makdis’e hizmet etmek için Cenâb-ı Hakk’a duâ ediyor ve diyor ki: “Hamile olduğum cenini, samimi olarak senin için adadım, benden kabul eyle. Sen duâları kabul ediyor ve işitiyorsun.” O zamanda Beytül Makdes’e hizmet etmek için kız değil erkek tahsis ediliyordu. Meryem’in annesi bir erkek evlat doğuracağını umuyordu. Fakat Hz. Meryem’in annesi erkek evlat doğurmadı, bir kız evlat doğurdu. Ve böyle olunca sukut-u hayale uğradı. Üzülerek dedi ki: “Ya Rab! Ben bir kız doğurdum, kız da erkek gibi değildir.” Neticede Hz. Meryem’in annesi bir erkek evlat getirmedi, ama ulûl azîmden Hz. Îsâ gibi zâtı doğuracak bir kadını, bir Meryem’i kendisine ikram ediyor. İşte duâsı kabul olunmuştur. Hem de en âlâ bir şekilde kabul olunmuş sayılır.

Bazen de oluyor ki duâ eden kimsenin istediği şey belki kendisine verilmiyor; fakat daha sonra âhirette, daha güzelini verecektir. Çünkü eğer dünyada kendisine o istediği şeyi vermiş olsaydı aleyhinde olacaktı ve helâkına vesile olacaktı. Bunun için Cenâb-ı Hakk bazen duâları kabul ediyor, fakat o duâları
âhirete erteliyor.

Sünnet-i Seniyye’ye göre nasıl duâ etmeliyiz? Hangi şartlarda duâmız makbul olabilir?

Duânın şartları olduğu gibi edepleri de vardır. Duâ eden kimse, o edeplere de riâyet etmesi gerekir:

1. Arafe, Ramazan, Cuma ve seher gibi kutsal, mübarek zaman ve mekânları fırsat olarak telakki edip, o mekânlarda, o zamanlarda Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak.

2. Kıbleye doğru yönelip ellerini kaldırarak açmalı. Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Ellerini göğe doğru kaldırıp duâ eden kimsenin ellerini boş olarak çevirmekten haya ediyorum.” (Ebû Dâvud)

3. Duâ ederken sesi ne çok yüksek ne de çok alçak tutmalıdır. Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor: “Duâ ederken sesini çok yükseltme, çok da alçak tutma. İkisinin arasında bir yol tut!”

4. Duânın kabul edileceğini ummalıdır.

5. İçten ve samimi olarak duâ etmeli.

6. Kâfiye uydurmak için çaba göstermemelidir.

Bazı dinî otoriteler tarafından meleklerin aklı olmadığına dair açıklamalar yapılıyor. Bu açıklamalarla ilgili kanaatiniz nedir?

Bir âyet i kerimede açıkça ifade ediyor ki, meleklere emir veriliyor ve onlar da mükelleftirler ama bu melekler asla Allah’a âsi olmazlar. Ve Allah’ın onlara verdiği emri yerine getirirler. Başka bir âyette, meâlen, sizinle birlikte sizin amelinizi, sözlerinizi, her şeyinizi yazan kiram-i kâtibin vardır, meleklerdir bunlar. Ve bizi koruyorlar koruyucudurlar. Bu melekler ne yaptığımızı biliyorlar. “Ne yapıyorsanız bunu biliyorlar” buyruluyor.

Peki madem bizimle birliktedirler, mademki bizi muhafaza ediyorlar, yaptığımızı biliyorlar, asla Allah’a karşı gelmiyorlar, isyan da etmezler. Acaba bunlar mükellef olduklarına göre, nasıl akılsız olacaklardır? Akılsız olmaları mümkün müdür? Akılsız ise niye mükellef olsunlar.Çünkü mükellef olmayan kimseye emir de gelmez, emir verilmez, men edilmez. Hâlbuki açıkça ifade ediyor ki âyet i kerime: “Allah’ın onlara verdiği emre asla karşı gelmezler” Başka bir âyet-i kerîmede ne diyor: “Hem gökte hem yerde ne varsa mahlûklar Allah’a secde ettikleri gibi melekler de secde ediyorlar.

Yani buna benzer yüzlerce âyet var ki, meleklerin akıllı ve mükellef olduklarını beyan ediyorlar. Bunun için bir kimse “Meleklerin aklı yoktur!” dese, cinlerin aklı yoktur dese, bu söz küfre kadar gidebilir. Sen melekleri göreceksin ki arşın etrafını kuşatmışlar ve Allah’ı tesbih ediyorlar, Allah’a hamd ediyorlar ve istiğfar ediyorlar.

Peki, bunlar ibâdet yapıyorlar, bu melekler Allah’ın kıymetli kullarıdırlar. Kul olduktan sonra elbette ki bunlar akıllı kimselerdirler. Akılsız olamazlar. “Akılsızdır” demek küfürdür, başka bir şey değildir. Ancak o benim gibi değildir insanlara benzemiyorlar belki beyinleri yok ama idrak şeyleri vardır. İdrak ediyorlar biliyorlar. Bilgileri var. Hatta bütün peygamberlere vahiy getiren kimdir?
Cebrail-i Emîn’dir, O da bir melektir. Onlara ilim veren, onlara malumat götüren Cebrail-i Emîn’dir. Peygambere öğretmenlik yapan Cebrail-i Emîn’dir. Bütün Kur’ân’ı Kerîm’i vahiy eden kimdir? Cebrail-i Emîn’dir. Şimdi Cebrail’e akılsız diyeceğiz, bilgisiz diyeceğiz, bu küfürden başka bir şey değildir!

Bu asra baktığımızda hiçbir zamanda olmadığı kadar ulûhiyeti inkâr fikri ile tek bir cemaat şeklinde Kur’an’a ve İslâm’a saldırılmaktadır. Buna rağmen Kur’ân mağlup olmamış, İslâm güneşi daha da parlamıştır. Sizce Kur’an’ın bu galibiyetinde Risale-i Nûr’un yeri nedir?

Kur’ân’ı Kerîm malûm olduğu gibi Peygamber (asm)’ın zamanında yaşayan insanlara hitap ettiği gibi, sonraki asırlara da hitap etmiştir. Gerçekten de Kur’ân-ı Kerîm, zamana göre sanki hitabesi değişiyor, gençleşiyor. Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzı her asırda tecelli ediyor. Ve bu zamanda da birçok mütefekkirler Müslüman olmadıkları halde Kur’ân-ı Kerîm’in fesahatine karşı ve fevkalade verdiği bilgiye karşı hayran oldukları için, “ilâhî bir kelâmdır, mu’ciz bir şeydir” diyorlar. Bunun için Kur’ân-ı Kerîm bizzat kendi kendini ispat ediyor.
“Bütün insanlar, cinler bir araya gelseler ve birbirini destekleseler de Kur’ân-ı Kerîm’in elbette benzerini getiremeyeceklerdir” diyor. Âyetin hulâsasını izah ediyorum: “Benzerini getirmek için bir araya gelseler de yapamazlar” diyor. Benzerini getiremezler. Yani Kur’ân-ı Kerîm bizatihi mûcizedir. Her zamanda kendi varlığını ispat etmiştir. Elbette ki her zamanda büyük insanlar, Kur’ân-ı Kerîm’in gerçeklerini hakikatlerini ifade etmişler, halka açıklamışlardır. Ki peygamberin de hadîsi var; Her yüz senenin başında Cenâb-ı Hakk bir müceddid gönderiyor. İslâmi gerçekleri, Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatlerini ortaya çıkarıyor ve halkın imanını tazeliyor ve kuvvetlendiriyor; hadîsle sahihtir.

Bu zamanda da gerçekten İslâm âleminde büyük cemaatler olmuştur. Onlardan biri de Risâle-i Nûr’un müellifi, büyük âlim, büyük fikirler ortaya atmış ve Kur’ân-ı Kerîm’in müdafaası hususunda büyük hizmet vermiştir. Bunu inkâr etmek de mümkün değildir. Mesela bu zamanda Pakistan’da bakıyoruz ki, bazı büyük yazarlar, büyük cemaatler ortaya çıkıyor. Mısır’da çıkıyor. Suriye’de çıkıyor. Türkiye’de çıkıyor ve bütün İslâm âleminde bu cemaatler bir araya gelmeden de, aynı hakikati müdafaa ediyorlar ve birleşiyorlar. Bunun için Risâle-i Nûr’un da bu sahada büyük hizmeti olmuştur. İnkâr etmek de insafsızlıktır.
“Ey müminler! Size verdiğimiz rızkın helalinden yiyiniz ve güzel amel işleyiniz.”
“Ellerini göğe doğru kaldırıp duâ eden kimsenin ellerini boş olarak çevirmekten haya ediyorum.”
Ebû Dâvud



Halil GÖNENÇ Hoca Efendi ile Mülakat

50 Cent - In Da Club

50 Cent - In Da Club

蔡依琳 野蠻遊戲

蔡依琳 野蠻遊戲

終極一家~東城衛 a Chord~夠愛.avi

超級星光大道-潘裕文與楊宗緯的合唱(你那麼愛他)

超級星光大道-潘裕文與楊宗緯的合唱(你那麼愛他)

超級星光大道歌唱影片-楊宗緯篇(讓每個人都心碎)

超級星光大道歌唱影片-楊宗緯篇(讓每個人都心碎)

Sharon 就是愛MV

Sharon 就是愛MV

英國人的超級星光大道-Connie Talbot 初賽 Somewhere Over The Rainbow

英國人的超級星光大道-Connie Talbot 初賽 Somewhere Over The Rainbow

Dizi

website stats