Duâ, ibâdetin beynidir
Cenâb-ı Hakk duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var buyuruyor. Acaba
duânın insana bu kadar ehemmiyet kazandırmasının sebebi nedir?
Bismillahirrahmanirrahim elhamdüllillâhi rabbil âlemin. Vessalâtü
vesselâmü alâ seyidine Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmain. Duâ,
sözlükte çağırış anlamındadır. Istılahta ise Mevlâ’nın rızâsını
kazanmak için ulûhiyet kapısını çalıp ubûdiyeti kendilerine arz
etmektir.
Cenâb-ı Hakk, İslâmi esas ve temelleri oluşturan namaz, oruç, hac ve
zekât gibi ibâdetleri emrettiği gibi, duâ ibâdetini de emretmiştir.
Yani duâ müstakil bir ibâdet ve ehemmiyetli bir kulluğun ifadesidir.
Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Duânız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardır.”
Duâ Allah’ın emri olduğu gibi fıtrî bir ibâdettir. Yani her mükellef
fıtraten Allah’a yalvarıp, musîbet ve belalara dûçar olduğunda Allah’a
yönelmek için zorunlu olduğunu hissediyor. Cenâb-ı Hakk meâlen şöyle
buyuruyor: “O müşrikler vapura binip deniz dalgalarına tutulduklarında
samimi olarak Allah’a yalvarıyor. Onları karaya çıkarınca da yeniden
Allah’a şirk koşmaya devam ediyorlar.” Bütün gök ve yer mahlûkları
lisan-ı hâl ve kalleriyle Allah’ı tesbih ve tahmid edip ihtiyaçlarını
karşılamak için dest-i ubûdiyetlerini yukarıya doğru kaldırıp Allah’a
yalvarıyorlar. Duâ eden kişi, kâinatın her çeşidini yaratan, küçük
büyük bütün ihtiyaçlarını karşılayan bir Zât-ı zül-Celâl’in varlığına
inanıyor. Ve her şeyi görüp tanıdığı için beni de görüyor tanıyor ve
sesimi işitiyor ve bütün isteklerimi biliyor diye inanıyor. İşte bu
zihniyet ve bu düşünce büyük bir tevhîdin ve samimiyetin ifadesidir.
Gerçekten böyle bir duâ büyük bir ibâdettir. Ve insanı yücelere
yükselten bir hüviyete sahiptir. Evet duâ, namaz, oruç, hac ve zekat
gibi yapılması gereken diğer ibâdetler gibi değerlidir. Hatta onların
hulâsasıdır, özüdür ve beynidir.
Hz. Peygamber (asm) “Duâ, ibâdetin beynidir” buyurmuşlardır. Beyni
olmayan bir canlının yaşaması mümkün olmadığı gibi, duâsı olmayan bir
ibâdetin de yaşaması ve kabul olunması mümkün değildir. Bunun için
namazda ve namazın akabinde, arafede, tavafta, sa’yda bol bol duâ
ediyoruz. İşte duânın ehemmiyeti buradan kaynaklanıyor.
Etmiş olduğumuz her duâya cevap olduğunu Kur’ân haber verdiği halde,
bazen duâlarımızla istediğimiz şeyler vücuda gelmiyor. Acaba bu cevabı
nasıl anlamamız gerekiyor?
Her ibâdetin şartları olduğu gibi duânın da bir takım şartları vardır.
O şartlara riâyet edilmezse duânın kabulü söz konusu değildir. Mesela
namazın bir kaç şartı vardır onlardan birisi abdest almaktır. Abdest
almadan namaz kılmak câiz olur mu? Elbette ki olamaz! Aynı şekilde
duânın da birçok şartları vardır o şartlara riâyet edilmesi gerekir.
Eğer riâyet edilmezse duâ makbul değildir.
Onlardan birisi haramdan sakınmaktır. Bir kimse haram yollarla kazanç
sağlayıp haramla beslenirse, haram elbise giyinirse, meşru olmayan bir
yeri mesken olarak edinirse, bu kişi istediği kadar duâ etsin, istediği
kadar Arafat’ta, tavafta, Kadir gecesinde, Ramazan gecelerinde, kutsal
yer ve zamanlarda Allah’a yalvarsın, hiç bir faydası olmayacaktır.
Hazret-i Peygamber (sav) şöyle buyuruyor: “Allah u Teâlâ temizdir,
ancak temiz olanı kabul eder.” Allah u Teâlâ, peygambere verdiği emri,
müminlere de vermiştir. Allah ü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey
peygamberler! Helal şeyleri yiyiniz, iyi amel işleyiniz.” Yine
buyuruyor ki: “Ey müminler! Size verdiğimiz rızkın helalinden yiyiniz
ve güzel amel işleyiniz.” Peygamber (asm)’ın bu hadîs-i şerifte ifade
ettiği gibi peygamberlere verilmiş olan emrin aynısı müminlere de
verilmiştir. Bunun için mutlaka peygamberlerin yaptığı gibi bizim de
yapmamız lazımdır. Hadîs devam ediyor: Bazı kimseler uzak yollardan,
saçı sakalı birbirine karışmış toz toprak içerisinde Arafat’a, Kâbe’ye
geliyor ve ellerini göğe doğru kaldırıp “Ya Rab! Ya Rab!” diyor.
Hâlbuki yediği yemek haram, içtiği şey haram, giydiği elbise haram ve
haram ile beslenmiştir. Onun duâsı nasıl kabul edilecektir? Elbette ki
kabul edilmeyecektir.
Şunu da bilmemiz gerekir ki, duânın kabulü çeşit çeşittir. Bazen duâ
eden kimsenin istediği şeyi değil, Allah u Teâlâ başka bir şey veriyor.
Daha âlâsını veriyor ama. Mesela Hazret-i Meryem’in annesi Beytül
Makdis’e hizmet etmek için Cenâb-ı Hakk’a duâ ediyor ve diyor ki:
“Hamile olduğum cenini, samimi olarak senin için adadım, benden kabul
eyle. Sen duâları kabul ediyor ve işitiyorsun.” O zamanda Beytül
Makdes’e hizmet etmek için kız değil erkek tahsis ediliyordu. Meryem’in
annesi bir erkek evlat doğuracağını umuyordu. Fakat Hz. Meryem’in
annesi erkek evlat doğurmadı, bir kız evlat doğurdu. Ve böyle olunca
sukut-u hayale uğradı. Üzülerek dedi ki: “Ya Rab! Ben bir kız doğurdum,
kız da erkek gibi değildir.” Neticede Hz. Meryem’in annesi bir erkek
evlat getirmedi, ama ulûl azîmden Hz. Îsâ gibi zâtı doğuracak bir
kadını, bir Meryem’i kendisine ikram ediyor. İşte duâsı kabul
olunmuştur. Hem de en âlâ bir şekilde kabul olunmuş sayılır.
Bazen de oluyor ki duâ eden kimsenin istediği şey belki kendisine
verilmiyor; fakat daha sonra âhirette, daha güzelini verecektir. Çünkü
eğer dünyada kendisine o istediği şeyi vermiş olsaydı aleyhinde
olacaktı ve helâkına vesile olacaktı. Bunun için Cenâb-ı Hakk bazen
duâları kabul ediyor, fakat o duâları
âhirete erteliyor.
Sünnet-i Seniyye’ye göre nasıl duâ etmeliyiz? Hangi şartlarda duâmız makbul olabilir?
Duânın şartları olduğu gibi edepleri de vardır. Duâ eden kimse, o edeplere de riâyet etmesi gerekir:
1. Arafe, Ramazan, Cuma ve seher gibi kutsal, mübarek zaman ve
mekânları fırsat olarak telakki edip, o mekânlarda, o zamanlarda
Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak.
2. Kıbleye doğru yönelip ellerini kaldırarak açmalı. Cenâb-ı Hakk şöyle
buyuruyor: “Ellerini göğe doğru kaldırıp duâ eden kimsenin ellerini boş
olarak çevirmekten haya ediyorum.” (Ebû Dâvud)
3. Duâ ederken sesi ne çok yüksek ne de çok alçak tutmalıdır. Kur’ân-ı
Kerîm şöyle buyuruyor: “Duâ ederken sesini çok yükseltme, çok da alçak
tutma. İkisinin arasında bir yol tut!”
4. Duânın kabul edileceğini ummalıdır.
5. İçten ve samimi olarak duâ etmeli.
6. Kâfiye uydurmak için çaba göstermemelidir.
Bazı dinî otoriteler tarafından meleklerin aklı olmadığına dair açıklamalar yapılıyor. Bu açıklamalarla ilgili kanaatiniz nedir?
Bir âyet i kerimede açıkça ifade ediyor ki, meleklere emir veriliyor ve
onlar da mükelleftirler ama bu melekler asla Allah’a âsi olmazlar. Ve
Allah’ın onlara verdiği emri yerine getirirler. Başka bir âyette,
meâlen, sizinle birlikte sizin amelinizi, sözlerinizi, her şeyinizi
yazan kiram-i kâtibin vardır, meleklerdir bunlar. Ve bizi koruyorlar
koruyucudurlar. Bu melekler ne yaptığımızı biliyorlar. “Ne yapıyorsanız
bunu biliyorlar” buyruluyor.
Peki madem bizimle birliktedirler, mademki bizi muhafaza ediyorlar,
yaptığımızı biliyorlar, asla Allah’a karşı gelmiyorlar, isyan da
etmezler. Acaba bunlar mükellef olduklarına göre, nasıl akılsız
olacaklardır? Akılsız olmaları mümkün müdür? Akılsız ise niye mükellef
olsunlar.Çünkü mükellef olmayan kimseye emir de gelmez, emir verilmez,
men edilmez. Hâlbuki açıkça ifade ediyor ki âyet i kerime: “Allah’ın
onlara verdiği emre asla karşı gelmezler” Başka bir âyet-i kerîmede ne
diyor: “Hem gökte hem yerde ne varsa mahlûklar Allah’a secde ettikleri
gibi melekler de secde ediyorlar.
Yani buna benzer yüzlerce âyet var ki, meleklerin akıllı ve mükellef
olduklarını beyan ediyorlar. Bunun için bir kimse “Meleklerin aklı
yoktur!” dese, cinlerin aklı yoktur dese, bu söz küfre kadar gidebilir.
Sen melekleri göreceksin ki arşın etrafını kuşatmışlar ve Allah’ı
tesbih ediyorlar, Allah’a hamd ediyorlar ve istiğfar ediyorlar.
Peki, bunlar ibâdet yapıyorlar, bu melekler Allah’ın kıymetli
kullarıdırlar. Kul olduktan sonra elbette ki bunlar akıllı
kimselerdirler. Akılsız olamazlar. “Akılsızdır” demek küfürdür, başka
bir şey değildir. Ancak o benim gibi değildir insanlara benzemiyorlar
belki beyinleri yok ama idrak şeyleri vardır. İdrak ediyorlar
biliyorlar. Bilgileri var. Hatta bütün peygamberlere vahiy getiren
kimdir?
Cebrail-i Emîn’dir, O da bir melektir. Onlara ilim veren, onlara
malumat götüren Cebrail-i Emîn’dir. Peygambere öğretmenlik yapan
Cebrail-i Emîn’dir. Bütün Kur’ân’ı Kerîm’i vahiy eden kimdir? Cebrail-i
Emîn’dir. Şimdi Cebrail’e akılsız diyeceğiz, bilgisiz diyeceğiz, bu
küfürden başka bir şey değildir!
Bu asra baktığımızda hiçbir zamanda olmadığı kadar ulûhiyeti inkâr
fikri ile tek bir cemaat şeklinde Kur’an’a ve İslâm’a saldırılmaktadır.
Buna rağmen Kur’ân mağlup olmamış, İslâm güneşi daha da parlamıştır.
Sizce Kur’an’ın bu galibiyetinde Risale-i Nûr’un yeri nedir?
Kur’ân’ı Kerîm malûm olduğu gibi Peygamber (asm)’ın zamanında yaşayan
insanlara hitap ettiği gibi, sonraki asırlara da hitap etmiştir.
Gerçekten de Kur’ân-ı Kerîm, zamana göre sanki hitabesi değişiyor,
gençleşiyor. Kur’ân-ı Kerîm’in i’câzı her asırda tecelli ediyor. Ve bu
zamanda da birçok mütefekkirler Müslüman olmadıkları halde Kur’ân-ı
Kerîm’in fesahatine karşı ve fevkalade verdiği bilgiye karşı hayran
oldukları için, “ilâhî bir kelâmdır, mu’ciz bir şeydir” diyorlar. Bunun
için Kur’ân-ı Kerîm bizzat kendi kendini ispat ediyor.
“Bütün insanlar, cinler bir araya gelseler ve birbirini destekleseler
de Kur’ân-ı Kerîm’in elbette benzerini getiremeyeceklerdir” diyor.
Âyetin hulâsasını izah ediyorum: “Benzerini getirmek için bir araya
gelseler de yapamazlar” diyor. Benzerini getiremezler. Yani Kur’ân-ı
Kerîm bizatihi mûcizedir. Her zamanda kendi varlığını ispat etmiştir.
Elbette ki her zamanda büyük insanlar, Kur’ân-ı Kerîm’in gerçeklerini
hakikatlerini ifade etmişler, halka açıklamışlardır. Ki peygamberin de
hadîsi var; Her yüz senenin başında Cenâb-ı Hakk bir müceddid
gönderiyor. İslâmi gerçekleri, Kur’ân-ı Kerîm’in hakikatlerini ortaya
çıkarıyor ve halkın imanını tazeliyor ve kuvvetlendiriyor; hadîsle
sahihtir.
Bu zamanda da gerçekten İslâm âleminde büyük cemaatler olmuştur.
Onlardan biri de Risâle-i Nûr’un müellifi, büyük âlim, büyük fikirler
ortaya atmış ve Kur’ân-ı Kerîm’in müdafaası hususunda büyük hizmet
vermiştir. Bunu inkâr etmek de mümkün değildir. Mesela bu zamanda
Pakistan’da bakıyoruz ki, bazı büyük yazarlar, büyük cemaatler ortaya
çıkıyor. Mısır’da çıkıyor. Suriye’de çıkıyor. Türkiye’de çıkıyor ve
bütün İslâm âleminde bu cemaatler bir araya gelmeden de, aynı hakikati
müdafaa ediyorlar ve birleşiyorlar. Bunun için Risâle-i Nûr’un da bu
sahada büyük hizmeti olmuştur. İnkâr etmek de insafsızlıktır.
“Ey müminler! Size verdiğimiz rızkın helalinden yiyiniz ve güzel amel işleyiniz.”
“Ellerini göğe doğru kaldırıp duâ eden kimsenin ellerini boş olarak çevirmekten haya ediyorum.”
Ebû Dâvud
Halil GÖNENÇ Hoca Efendi ile Mülakat