Yazılar
Çoğu sürüngende, dışarıya uzatılabilen bir dil yapısı bulunur. Ve yine
çoğu zaman, çene kemiklerinde bulunan bir boşluk sayesinde, ağız
kapalıyken bile dil dışarı çıkartılabilir. Yani aslında dil dışarıda
tutulmaz, sürekli olarak dışarıya uzatılıp, içeriye geri alınır.
Özellikle yılanlar ve kertenkelelerde görülen bu davranışın esas
nedeni, çevreden duyum almaktır. Bu canlılarda, havada bulunan koku
partikülleri, dil üzerindeki almaçlara yapıştırılır.
Daha sonra içeri çekilen dil, bu koku partiküllerini, damağın hemen üst
kısmında bulunan ve koku alımından sorumlu olan Jacobson Organı'na
iletir. Sürüngenlerde koku alımının temel mekanizması bu şekildedir.
Bu canlılar, yaraladığı ve elinden kaçırdığı bir avın peşinden
giderken, yeni bir ortama girdiklerinde veya üreme döneminde
yakınlarında karşı cinsten bir birey bulunduğunda, dillerini dışarıya
çok daha sık uzatırlar. Bunun nedeni, kokunun izini sürmek veya
etrafındaki kokuları en kısa zamanda tanıyabilmektir.
Kediler ve diğer birçok memeli türleri, gözlerinin damar tabakasında
Tapetum Lucidum adı verilen bir yapıya sahiptir. Bu yapıda bulunan
guanin kristalleri sayesinde, gözün arka kısmına düşen ışık yeniden
retinaya yansıtılır. Retinaya geri yansıtılan ışığın bir kısmı
mercekten geri döner ve gözlerin gece parlamasına neden olur. Bu yapı
sayesinde, karanlıkta gözün alabildiği ışık miktarı arttırılmış, daha
doğrusu mevcut ışıktan daha fazla yararlanılmış olur. Bu nedenle de,
gözlerinde Tapetum Lucidum bulunan hayvanlar, karanlıkta daha iyi bir
görüşe sahiptir. Bu bir biyolüminesans olayı değildir, çünkü ışık
hayvanın kendisi tarafından oluşturulmaz, sadece ışığın geri
yansımasının bir sonucudur
Arılarda, bu danslar sayesinde besinin yeri, özelliği ve verimi
hakkında kovandaki diğer bireylere bilgi verilir. Temel olarak iki tip
dans vardır: çember dansı ve kıç dansı. Çember dansı, diğer dansa göre
daha basittir ve sadece kovanın yakınında bulunan bir besin kaynağı
hakkında bilgi verilir. Besin kaynağını keşfeden arı, kovana geri döner
ve petekler üzerinde bir çember çizerek yürümeye başlar. Bir tur
sonunda başladığı yere geldiğinde de tam ters yöne dönerek, bir tur
daha atar.
Bu böyle sürüp giderken, bir yandan da kanatlarıyla ses çıkartır ve
feromon salgılar. Bu sayede, kovandaki diğer bireylerin dikkatini çeker
ve başına toplanmalarını sağlar. Çember dansında, kovanın yaklaşık 100
metre kadar civarındaki besin kaynakları bildirilir. Ancak bu kaynağın
yönü hakkında herhangi bir bilgi verilmez. Uyartıyı alan ve besinin
bulunmaya değer olduğuna ikna olan bireyler, kovanı terk ederek bu
besin kaynağını aramaya çıkarlar. Bu noktada da, oldukça gelişmiş olan
görme ve koku alma duyuları, besin kaynaklarını bulmalarına yardımcı
olur. Eğer besin kaynağı kovana belirli bir mesafeden daha uzaksa, bu
sefer diğer dans tipine baş vurulur. Kıç dansı olarak bilinen bu dans
ile arı, kovandaki arkadaşlarına besin kaynağının uzaklığı, kovana göre
yönü ve niteliği hakkında bilgi verir. Yine kanat vızıltısı ve feromon
etkisi sayesinde arkadaşlarını çevresine toplayan arı, vücudun alt
bölümünü belirli bir frekansta titretmeye başlar.
Bu titreşimin hızı, besin kaynağının uzaklığına göre değişir
(besin kaynağı ne kadar uzaktaysa titreşim o kadar yavaş olur).
Kaynağın kovana göre yönünün anlatılmasında ise, referans nokta olarak
güneş alınır.
Dans esnasında arının vücudunun yönü ve vücudunun eğim açısı, besinin
güneş ve kovana göre konumunu, açısı ile birlikte belirtir. Söz gelimi
besin, düz bir doğru üzerinde kovan ve güneş arasında yer alıyorsa, arı
başı ile kovan yönünü gösterecek şekilde, düz bir doğrultuda dans eder.
Ancak eğer kovan, besin ve güneş bir üçgen oluşturacak konumdaysa,
dansın doğrultusu bu kez aradaki açıya göre bir eğim alır.
Sıcakkanlılık, aslında tam olarak doğru bir tanım değil. Bu tip
canlılara sabit vücut sıcaklıklı denilmesi daha uygundur. Çünkü dış
ortamın sıcaklığı ne olursa olsun, bu canlılar, vücutlarının iç
sıcaklığını belirli bir aralıkta tutmayı başarabiliyorlar. Isı,
enerjinin bir çeşididir. Vücudumuza aldığımız besinleri
sindirdiğimizde, besinlerin içinde saklı olan enerji, vücudumuz
tarafından kullanılır. Sabit vücut sıcaklıklı hayvanlarda, açığa çıkan
bu enerjinin bir kısmı ısı enerjisine çevrilerek, vücudun iç ısısının
sabit tutulması için kullanılır. Vücudun çeşitli bölgelerinde farklı
miktarlarda üretilen ısının dağılımı ve düzenlenmesi, kan tarafından
kontrol edilir. Hipotalamusda bulunan soğuk ve sıcaklık merkezleri,
sıcaklığın düzenlenmesinden sorumludur. Kılcal damarların
genişletilmesi ile sıcaklık yükselir, daraltılması ile de azalır.
Ayrıca vücut üzerinde bulunan kıl, tüy, saç ve telek gibi yapılar da,
ısı yalıtımında görevlidir. Yine çoğu sabit sıcaklıklı hayvanda, deri
altında bulunan kalın yağ tabakası da, ısı yalıtımına yardımcı olur.
Terleme gibi su buharlaştırma prensibine dayanan olaylar ile ısı kaybı
sağlanabilir. Sabit sıcaklıklı olma, kirli ve temiz kanın vücut
içerisinde birbirinden ayrı olarak dolaşması ile de yakından
ilişkilidir. Değişken vücut sıcaklığına sahip (soğukkanlı) hayvanlar
ise, vücut ısılarını dengelemek için besinlerinden kazandıkları
enerjiyi kullanmak yerine, dış ortamın sıcaklığından etkilenirler. Bu
nedenle de, çok sık beslenmeleri gerekmez.
Ancak bu canlıların en büyük dezavantajı, hava soğuk olduğunda vücut
fonksiyonlarının da yavaşlamasıdır. Bu hayvanların vücutlarının
üzerinde, ısı yalıtımını sağlayacak özellikte yapılar bulunmaz.
Bir sivrisinek tarafından ısırıldığımızı, kaşınmaya başlayıncaya kadar neden anlayamıyoruz?
Sivrisineklerin, proboscis adı verilen çok ince ve iğnemsi bir
sokucu ağız yapıları vardır. Derimizden kan emecekleri zaman da bu
yapıyı kullanırlar ve deriye çok ince bir delik açarlar. Zaten bu
nedenle de sivrisinek tarafından ısırıldığımızı hissetmeyiz (bazı
türlerin haricinde). Proboscis tarafından açılan delik çok küçük olduğu
için, kanın daha dışarıya çıkamadan çabucak pıhtılaşması söz konusudur.
Bunu önlemek için sivrisinek tarafından deri altına tükürük
içeriğindeki bir anti-koagülan (pıhtılaşma önleyici) madde zerk edilir
ve böylece kanın akışı sağlanır. Isırıldıktan sonra kaşınmamızın nedeni
de, vücudumuza yabancı bir madde olan bu anti-koagülana karşı
vücudumuzdan salgılanan histamindir. Bu arada kan emen türlerde, sadece
dişilerin kan emdiklerini, erkeklerin daha çok bitki özsuları ile
beslendiklerini de belirtelim.
Bedenimizin dış yüzünü kaplayan deri kendini yenileyen canlı bir
organdır. Yetişkin bir insanın derisinin yaklaşık 5 kg ağırlığı olduğu
gerçeğinden yola çıkacak olursak ,deri vücuttaki en büyük organdır ve
ortalama kalınlığı 3mm kadardır.İç organları dış etkilerden koruyan
derinin 2/ 3 sinin yok olması organizmanın yaşayamayacağı anlamına
gelmektedir.Ayrıca deri üzerinde yaklaşık 5 milyon tüy vardır.Esneklik
ve su geçirmezlik özelliği olan derinin canlılığı su ve oksijene
bağlıdır. Kendini yenileme özelliği olan derimiz üç tabakadan oluşur.
Develer, boynuzsuz, midesi üç bölmeli, köpek dişleri olan geniş, esnek
yastıkçıklarla donanan iki parmaklı (kumlu arazide yürümeyi
kolaylaştırır) geviş getiren hayvanlardır. Sırtlarındaki kambura hörgüç
denir. Hörgüç ya da hörgüçler, bu hayvanların otlaklardan yoksun çorak
iklimlerde yaşamasına olanak veren yağ depolarıdır.
Susuzluğa dayanıklılık daha çok tek hörgüçlü devenin özelliğidir; oysa
daha sık ve uzun tüylü olan çift hörgüçlü deve büyük soğuklara çok iyi
dayanır. Devenin susuzluğa dayanıklılığı, ne iddia edildiği gibi, su
hücreleriyle donanmış olarak işkembenin yapısından ne de hörgücünde
depoladığı yağların yanarak ****bolik suya dönüşmesindendir. Susuzluğa
dayanıklılık, hayvana gece beden sıcaklığını düşürme (30-32 dereceye
kadar) ve gündüz yükseltme (40-41 dereceye kadar) olanağı veren
değişken ısılılığın sonucudur; ayrıca değişken ısılılık temel etkenine,
terlemeyle ısı taşınımı, idrar hacminin büyük ölçüde düşmesi ve nihayet
kan hacminin değişmemesi süreçleri de eklenir.
Su yitiren tek hörgüçlü bir deve her defasında 200 litre su içebilir.
Develer çorak ve çöllük bölgelerde çok iyi yük hayvanıdır. Tek hörgüçlü
deve koşum hayvanı olarak da kullanılır.
Normalde, her ayın belirli bir döneminde (yaklaşık 28 günlük periyodlar
halinde olacak şekilde), dişilik hormonlarının da etkisiyle, dişilerin
ovaryumundan (yumurtalık) bir adet yumurta hücresi olgunlaştırılarak
dışarı atılır. Yumurtalık kanalından ilerleyerek uterus (rahim)
içerisine inen bu yumurta hücresi, eğer canlı olduğu 48 saat içerisinde
döllenirse zigot oluşumu ile gebelik meydana gelir. Olgunlaştırılan
yumurta hücrelerinin ovaryumdan atılması esnasında, yumurta kanalının
(ovidukt) son kısmını oluşturan fallopi tüplerinin uç kısmındaki silli
yapılar işlev görür. Siller yardımı ile yakalanan yumurta hücresi,
yumurtalık kanalına bırakılır ve bu şekilde normal yoluna
yönlendirilmiş olur. Döllenme, eğer olacaksa, yumurta hücresinin
ovaryumdan bırakıldığı andan itibaren izlediği yolun herhangi bir
yerinde sperm ile karşılaşma durumunda gerçekleşir.
ANcak bazı , ovaryumdan henüz atılmış olan yumurta hücresi, fallopi
tüpünün silleri tarafından yakalanamaz ve rahmin içine inmek yerine dış
kısmına (karın boşluğuna) düşebilir. Daha sonra da, bu konumdayken
kendisini izleyen bir sperm tarafından döllenebilir. Böyle bir durumda
döllenme gerçekleştiğinde de, söz konusu olan olay “dış gebelik” adını
alır. Embriyo belirli bir evreye kadar burada gelişimini
tamamlayabilir. Hatta bazen normal gelişimi tamamlamış dış gebelik
embriyolarının başarılı doğumlarına bile rastlanabilir. Ancak böyle bir
durumda plasenta, rahimin dış yüzeyinde oluşur. Bu hem anne için
sıkıntı verici bir durum olabilir, hem de uterus duvarlarının koruyucu
yapısından mahrum kalmış şekilde gelişimini tamamlamaya çalışan embriyo
için tehlikeli olabilir. Zaten bu tip gebeliklerde, gerekli ve yeterli
önlemler alınmadığı takdirde, sonuç %80 oranında embriyonun ölümüdür.